Seri Katil Gibi Düşün : Jeffrey Dahmer Psikolojik Analiz


 Jeffrey Dahmer, 17 erkeği öldürdü, bazı kurbanlarını parçaladı, hatta yedi… Peki bu kadar vahşet neden? Cevap ararken çocukluğuna gitmemiz şart. Hatta bu sefer daha da geri gidelim, mesela embriyo dönemine.

Annesi hamileliği döneminde yaşadığı ruh hali değişimleri nedeniyle günde "26 hap" içeren bir karışımla tedavi görmüştü. Bu ilaçların Jeffrey'nin beyin gelişimini nasıl etkilediği kesin olarak bilinmese de, embriyo döneminde sinir sisteminin ilaçlardan zarar görebileceği kritik aşamalardan geçtiği bilinmektedir. Jeffrey anne karnındayken (1959-1960), Joyce'a depresyon ve anksiyete için standart psikotropik ilaç olan Milltown verilmiştir. Bu ilaç hem anne hem de bebek için nörotoksik etki gösterirken, aynı zamanda fizyolojik bağımlılık da yaratmıştır. Bu durum Jeffrey'nin doğumdan sonra ilaç yoksunluğu yaşamasına yol açmıştır. Tedavide kullanılan diğer zararlı ilaçlar arasında hormonlar, barbitüratlar ve morfin yer almıştır.

Ne yazık ki Joyce doğum sonrası depresyon geçirmiş ve bu da Jeffrey'i bağlanma güçlükleri açısından ciddi bir risk altına sokmuştur; anneye bağlanma sonraki tüm ilişkilerin temelini oluşturmaktadır ve Jeffrey için ciddi terk edilme korkuları talihsiz bir sekel olmuştur. Anne ve babası Jeffrey'nin gözleri önünde acımasızca kavga etmişlerdir. Annesinin psikiyatrik mücadeleleri ve intihar girişimleri devam etti. Dört yaşında geçirdiği çifte fıtık ameliyatı onu dehşete düşürdü. Tercih edilen, küçük bir erkek kardeşi doğdu. Okul öğretmenleri Jeffrey'nin son derece utangaç ve korkak olduğunu bildirdi.

Baba Lionel sürekli iş peşindeydi ve oğluyla iletişimi kopuktu. Jeffrey, çocukluğunda yalnız, içe dönük ve hayvanlara ilgi duyan bir çocuktu. Babasıyla yol kenarında buldukları ölü hayvanları kesip anatomilerini incelerlerdi. Bu ilgi masum bir merak mıydı, yoksa şiddetin tohumları mı atılıyordu? Jeffrey yakalandıktan sonra, gençlik dönemindeki cinayet fantezileri ve depresyonla olan mücadelesini anlattı. Babası, oğlunun utangaçlığını ve yalnızlığını anlayabilmiş, ancak zihninde neler olabileceğini hiç düşünmemişti. Üzülerek itiraf ettiği gibi, hiç araştırmamıştı. Oğlunun da kendisi gibi normal biri olacağına inanmıştı.

Ailesi boşandı. Babası taşındıktan sonra, Joyce mahkeme kararını hiçe sayarak Jeffrey'i lise çağında tek başına bırakıp gitti.

Jeffrey 15 yaşındayken okulda açıkça alkol tüketmeye başladı. Yalnızlığını ve gelişmekte olan cinsel eğilimlerini kontrol altında tutmak için gösterdiği çaba, alkolün beyin üzerindeki yıkıcı etkileriyle zayıfladı. Bilimsel araştırmalar, alkol kullanımının gelişmekte olan ergen beynini olumsuz etkilediğini ve şiddet, yaralanma ve ölüm gibi tehlikelere yol açtığını göstermektedir. Alkol kullanımı, Dahmer'ın karanlık ve ölümcül dönüşümünün her aşamasında belirleyici bir rol oynamıştır.

Şimdi asıl soru: Jeffrey Dahmer neden böyle oldu? Psikologların üzerinde durduğu üç temel faktör var:

  1. Yalnızlık ve Dışlanma:

    Jeffrey ergenlikte eşcinsel olduğunu fark etti, ama 1970’lerin muhafazakar Amerika’sında bunu kabullenmek imkansızdı. Ailesiyle iletişimi kopuk, okulda zorbalığa uğruyordu. "Kimse beni sevmiyor, o halde kontrol edebileceğim bir dünya yaratmalıyım" düşüncesi, kurbanlarını evinde tutma, onlarla konuşma takıntısına dönüştü.

  2. Narsisizm ve Kontrol İhtiyacı:

    Jeffrey Dahmer’ın en ürpertici davranışlarından biri, kurbanlarını öldürdükten sonra bile yanında tutması, onlarla konuşması, hatta bazı organlarını saklayıp tapınma nesneleri haline getirmesiydi. Peki bu davranışın altında yatan psikoloji neydi? Psikiyatr Dr. Dorothy Lewis’in de vurguladığı gibi, bu bir "narsisistik çöküş" örneğiydi.

    Peki narsisistik çöküş nedir?

    Basitçe anlatırsak: Narsisist bir kişi, dış dünyadan aldığı ilgi, sevgi veya hayranlıkla kendini değerli hisseder. Ama bu kaynaklar kesilirse (reddedilme, alay edilme, yalnızlık), kişi içine çöker ve alternatif bir gerçeklik yaratma ihtiyacı duyar. İşte Dahmer’ın yaptığı tam da buydu.

    Dahmer’ın kurbanlarıyla ölüm sonrası iletişimi, onlar üzerinde mutlak hakimiyet kurma ihtiyacından kaynaklanıyordu. Hayatta kalan kurbanlardan biri olan Tracy Edwards’ın anlattığına göre, Dahmer onu saatlerce zorla oturtup kendi hayat hikayesini anlatmıştı. Kurbanlar öldükten sonra bile bu kontrol devam etti:

    • Örnek 1: Kurbanlardan birinin cesedini bir hafta boyunca yatağına yatırıp onunla konuştu, üzerine iç çamaşırı giydirdi.
    • Örnek 2: Bazı kurbanların kaslarını sıvı kimyasallarla doldurarak "diriltme" çabasına girdi. Amacı, onları sonsuza dek cansız birer oyuncak haline getirmekti.

Bu davranışlar, narsisistik çöküşün tipik bir sonucu: Gerçek ilişkilerde başarısız olan kişi, kendi kurallarını koyduğu bir dünya yaratır.

Dahmer için kurbanlar artık itiraz edemeyen, terk etmeyen, onu yargılamayan "partnerler"di.

Dahmer, mahkemede yaptığı bir açıklamada şöyle demişti:

"Kurbanlarımla öldükten sonra bile vakit geçirmek istedim… Onlara bakmak, benim için bir tür tapınmaydı."

Bu cümle, tanrısal bir rol üstlendiğini gösteriyor. Dr. Lewis’in analizine göre, Dahmer:

  1. Kurbanlarını yaratıp yok edebilen bir güç olduğuna inanıyordu.
  2. Cesetlerle kurduğu ilişki, kendine duyduğu patolojik hayranlığı besliyordu.
  3. Ölüm sonrası ritüeller (organları saklama, kemik koleksiyonu), onun için bir "kutsal ayin" haline gelmişti.

Çarpıcı Bir Detay: Dahmer, bir kurbanının kafatasını altın rengine boyayıp bir nevi "heykel" olarak sergilemişti. Bu davranış, sanat tarihindeki tanrı heykellerine tapınma ile paralellik gösterir. Ancak Dahmer’ın tanrısı kendisiydi.

  1. Psikopati mi, Psikoz mu?

    Dahmer’ın resmi tanısı Borderline Kişilik Bozukluğu ve Schizotypal Kişilik Bozukluğu. Ama bazı uzmanlar psikopatik eğilimler olduğunu da söylüyor. Örneğin, pişmanlık duymaması, cinayetleri planlaması… Ancak sanılanın aksine, tam bir psikopat değildi. Mahkemede "Kurbanlarımın acı çekmesini istemedim" demişti. Bu da iç çatışmalarının karmaşıklığını gösteriyor.

Peki erken uyarı işaretleri var mıydı? Yani bunun önüne önceden geçilebilir miydi? Psikolojide MacDonald Triad denen bir teori: Çocuklukta hayvanlara zarar verme, yangın çıkarma ve yatağını ıslatma, ileride şiddet eğilimine işaret edebilir. Dahmer’ın çocukken hayvan kemikleri toplaması, babasıyla ölü hayvanları kesmesi… Bu bir uyarı mıydı? Belki. Ama tek başına yeterli değil. Asıl mesele: Ailesi bu işaretleri görmezden geldi mi? Bana sorarsanız evet.

Sonuçta bu çocuk canavar olarak doğmadı ya… Öyle mi? İnsan cidden canavar olarak doğabilir mi?

Burada durup sormak lazım: Jeffrey Dahmer doğuştan şeytani miydi, yoksa toplum mu onu bu hale getirdi? Cevap ikisinin arasında. Biyolojik olarak beyin kimyası (düşük serotonin, prefrontal korteks anomalileri) şiddete yatkınlık yaratmış olabilir. Ama çocukken yaşadığı duygusal ihmal, eşcinselliğini saklamak zorunda kalması ve yalnızlık, bu potansiyeli tetikledi.

Düşünün:

Eğer Dahmer’ın ailesi onunla iletişim kursaydı, psikolojik destek alsaydı… Belki de bu trajedi yaşanmazdı. Tabii bu, suçu topluma atmak değil. Ama "canavarlar"ın da bir insan olarak doğduğunu unutmamak gerekiyor.

En çarpıcı an ise Dahmer, mahkemede "Beni durdurmak için çok şansınız vardı" dedi. Polis birkaç kez onu yakaladı ama salıverdi. Bir kurban kaçıp polise gitti, ama polisler onu Dahmer’a geri teslim etti!

Ama unutmayalım: Şiddet, doğuştan gelen bir kader değil. Psikolojik, sosyal ve biyolojik faktörlerin birleşimi… Peki sizce: Bir insanı "canavar" yapan nedir? Yorumlarda tartışalım.

Videoyu beğendiyseniz beğen tuşuna basmayı ve kanala abone olmayı unutmayın! Bir sonraki videoda görüşmek üzere…