Asrın Felaketinde BEBEK Olmak | 6 Şubat Depremi




 Yazının orjinali: 

https://www.agos.com.tr/tr/yazi/31879/bir-6-subat-hikyesi-depremden-54-saat-once-anne-olmak

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Youtube videosu: 

Harun Yılmaz Asrın Felaketinde BEBEK Olmak | 6 Şubat Depremi

​-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

3 Şubat günü, minik bir bebeğin doğum günüydü. Nadin, dünyaya gözlerini sadece 54 saat önce açmıştı. O an, biz koca insanlar zamanın ne kadar geçip gittiğini unutmuşken, Nadin’in dünyadaki ilk saatleri şekilleniyordu. Bir yanda bizim "zamansız" yaşadığımız günler, diğer yanda o minik bedenin her saniyesinde yeni bir hayata adım atışıydı.

3 Şubat sabahı, Anjel evinden çıkarken umut doluydu. Kısa bir süre içinde, kucağında bebeğiyle evine döneceğini düşünüyordu. Lohusalık günleri için buzdolabını doldurmuş, evini tertemiz bırakmıştı. O sabah, son kez evinden çıkarken, bir daha o eve dönemeyeceğini bilmeden kapıyı çekti ve Hatay Şehir Hastanesi’ne doğru yola çıktı. O an, tüm dünya onun için "normal" bir başlangıca işaret ediyordu.

Ancak, Nadin annesinin düşündüğü gibi doğmak istemiyor gibiydi. 41 hafta 5 günlük bir bebekti ve doğumu çok gecikmişti. 15 saat süren sancılar, Nadin’i dünyaya getirmeye yetmemişti. Hekimler, bebeğin sağlığı için sezaryen kararı aldılar. Suni sancıların etkisiyle solunum sıkıntısı yaşayan Nadin, yenidoğan yoğun bakım ünitesine alındı.

Anjel, bebeğinin sağlığı için her geçen dakikada daha da endişeleniyordu. Ağlıyordu, ama bir yandan da her şeyin düzeleceğini umuyordu. Ancak dışarıdaki dünya, ondan çok daha farklı bir gerçeklikle karşılaşıyordu. Anjel, minik kızına kavuşmayı beklerken, o anlarda her şeyin ne kadar değişebileceğini henüz bilmiyordu.

5 Şubat sabahı, doktorlar Anjel’e bir tavsiyede bulunmuştu: “Artık çıkabilirsin, iyi durumdasın. Sabah bebeği taburcu ederiz, sen gidip evde dinlen. Perişan olma, bebeğinle uykusuz geceler başlamadan, dinlenebileceğin son zamanlar bunlar.” Anjel, öneriye uyarak hastaneden ayrılmayı düşünüyordu. Ama o gece, hastanede bir gece daha kalsaydı, belki de bir daha Nadin’i kucaklayamayacaktı.

Çünkü o gece, sadece bir annenin değil, bütün bir şehrin hayatı değişecekti. Anjel’in evinin olduğu gibi, hastanenin de ağır hasar gördüğü o korkunç depremle birlikte zaman, yeniden yeniden sarsıldı.

Anjel, sarsıntıyı ilk hissettiğinde eşiyle birlikte uyanmışlar. Deprem ihtimalini akıllarına bile getirmemiş, büyük bir patlama olduğunu sanmışlar. Ama o an, her şeyin farklı olacağını anlamışlardı. Anjel, depremin şiddetiyle hastanedeki yatağından sıçrarken, her şeyin yıkılmaya başladığını gördü. O anları anlatırken, gözlerinde o korkuyu hala hissediyorum:

“Hasta yatakları, pergel gibi birbirine çarpıyordu. Çelik tavanlar, patır patır üzerimize düşüyordu. Dikişlerim vardı, ameliyatlıydım ama Nadin’e ulaşmak zorundaydık. Yenidoğan yoğun bakım ünitesi aynı katta ama farklı bloktaydı. Ortalık karanlıktı. Sürekli olarak düşüyorduk eşimle. Bir o düşüyordu, ben onu kaldırıyordum, bir ben düşüyordum, o beni kaldırıyordu. İkimizin de her yerinin morarmış olduğunu sonradan fark ettik.”

O gece, Anjel ve eşi, hayatta kalabilmek ve Nadin’e ulaşabilmek için her şeylerini riske attılar. O karanlık ve kaotik dünyada, bir annenin kalbi sadece bir şey istiyordu: Bebeğine ulaşabilmek. Ama her adım, her düşüş, her çaba, onları Nadin’e bir adım daha yaklaştırıyordu.

Bir şekilde yoğun bakıma ulaşmayı başarmışlardı, ama o yolculuk öyle kolay değildi. Anjel, gözlerinde delirmiş bir ifadeyle, o anları şöyle anlatıyor: “O benim bebeğim, verin onu bana!” diye bağırıyordum. Nadin’i kucakladığında, minik bedeni sadece bebek bezine sarılıydı. O kadar telaşlıydı ki, bebeği yağmurun altına çıkardığının bile farkında değildi. Karanlık, çöküş ve kaos içinde, hastanede katlar arasında asansör dışında bir şey yoktu. Ama bir şekilde, yanıp sönen acil çıkış tabelaları sayesinde yangın merdivenine ulaşmışlardı.

Yangın merdiveninde, yüzlerce hasta yakını, hastalarını sırtlayıp kaçmaya çalışıyordu. Her şey bir can pazarı gibiydi. Birkaç dakika içinde bir sarsıntı daha oldu. Anjel ve eşi birbirlerine bakarak, “Buraya kadarmış, bir kez daha kurtulamayız” diye düşündüler. Ama kaderin onlara başka bir planı vardı. Anjel, o anları anlatırken, “Yaşayacağımız varmış işte…” diyor.

Odalarından çıkarken, arabalarının anahtarını yanlarına almayı unutmamışlardı. Ancak, bir kilometre yürüdükten sonra, otopark kapısının elektrikli olduğunu fark ettiler ve açılmadı. Birkaç hasta yakını birleşip kapıyı kırarak otoparktan çıkabilmişlerdi. Ama yolun kırılmış olduğu için ilerlemeleri de imkansız olmuştu. O sırada hastanede olanlar, kaçmaya çalışıyor, depremde yaralananlar ise hastaneye ulaşmaya çalışıyordu. Ama artık, bir hastane yoktu.

Anjel ve ailesi, saatler sonra Samandağ’daki annesinin evine ulaşabildiler. Depremin etkisiyle, ev henüz yıkılmamıştı. Anjel, Nadin’i ana kucağına yatırıp sobanın yanında ısıtmaya çalışırken, bir gün önce dikişlerinden şikâyet eden lohusa kadın gitmiş, yerine güçlü bir anne gelmişti. Dikişler, ameliyatlar artık ikinci planda kalmıştı – esas mesele, Nadin’in güvenliği ve sağlığıydı. Ancak, elbise yoktu. Kıyafetleri, doğumdan önceki tüm hazırlıklar çok uzakta, evlerinde kalmıştı. Ne de olsa, Anjel her detayı düşünmüş, her şeyi özenle hazırlamıştı. Çocuğun kirli bezlerini atmak için özel bir çöp kovası bile almıştı. Organik deterjanla yıkayıp ütülediği kıyafetler, hiçbiri elinde değildi.

Bunun yerine, komşulardan birkaç parça giysi bulabilmişlerdi. Bu giysiler, Anjel’in Nadin için önceden aldığı, üzerinde titizlikle düşündüğü kıyafetlerden çok farklıydı. Ama o an, giysilerin rengi, markası ya da modelinden daha önemli bir şey vardı: Nadin’in sağlığı ve güvenliği.

Anjel, 15 saatlik sancıların ardından, nihayet Nadin’e kavuşmuştu, ancak hayat ona daha başka bir sınav sunacaktı. Sezaryenle doğum yapmıştı ve o kadar zorlu bir sürecin ardından, çocuğunu emzirebilmek için kendini yeniden toparlaması gerekiyordu. Ama içinde bulundukları koşullar, normalde yaşananların çok ötesindeydi. Annesinin evi, ayakta kalabilen nadir evlerden biriydi; ama bütün aile orada, tek odada toplanmıştı. Havanın soğuk olduğu bu günlerde, soba etrafında, herkesin gözleri önünde, bir leğende banyo yapmak zorunda kalmıştı Anjel.

Bir yanda Nadin’in huzursuzluğuyla baş etmeye çalışıyor, diğer yanda kendi fiziksel yorgunluğuyla savaş veriyordu. Göğsünden sütü çay bardağına sağıp, bebeğine şırıngayla vermeye çalışıyordu. Ama süt gelmemesi, aslında bir sezaryen sonrası normaldi. Süt üretimi zaman alıyordu ve Anjel’in vücudu da buna yeni alışıyordu. Eşiyle birlikte, bebek için mama aramaya çıktılar. Ancak o anın çaresizliğinde, yetersizdi her şey. Anjel’in ulaşabildiği doktorlar, bebeğin bir hastaneye götürülmesi gerektiğini söylüyorlardı ama şehirde hastane yoktu, yollar kapalıydı ve arabalarında benzin kalmamıştı. Her şey, sanki Nadin’in hayata tutunması için imkânsızdı. Ama o, bir şekilde bu şartlarda da hayata tutundu.

Genç baba, hayatta kalabilmek için neler yapacağını düşünüp, bir eczaneye gitti. Yağmalama olmayan bir yer bulmak neredeyse imkansızdı, ama o, yine de zaruri ihtiyaçları almak zorundaydı. Eczaneye girerken, mama, biberon, sargı bezi ve tentürdiyot almak zorunda kalmıştı. Onları alırken, içi buruk, gözleri yaşlı bir şekilde, kameraya konuşuyordu. Aldıklarının bedelini daha sonra gelip ödeyeceğini söylüyordu, ama o an içinde bulunduğu durum, her şeyin çok ötesindeydi. Eczanenin eğik durduğunu fark etmişti, ama artçı sarsıntılar ve yıkılabilecek duvarlar arasında, bunun ne kadar kritik olduğunun farkında değildi. Şehirde, onlar daha hayatta kalmaya çalışırken, birçok yerde yağmalamalar başlamıştı.

Bunun arasında, bir aile, bir anne, bir baba ve onların yeni doğmuş bebeği, hayatta kalmak için sadece birbirlerine ve sevdiklerine sarılmaktan başka hiçbir şansa sahip değillerdi.

Anjel, 15 gün boyunca Mersin’de kaldıktan sonra, kalacak yer bulmanın verdiği rahatlama ile geri dönmeye karar verdiler. Ancak şehirdeki durum, beklentilerinin çok ötesindeydi. Annesinin evi sağlamdı ama bir başka felaket daha geldi. 20 Şubat depremi, her şeyin altüst olmasına neden oldu. Evin sobası, bir anlamda güvenli alanları, artık yoktu. Şimdi, hiçbir sığınakları yoktu ve yağmurun altında sokakta kaldılar. Yardım çağrıları, çadırlar bile işe yaramaz hale gelmişti; çünkü yağmur, her şeyi yok ediyordu.

Zorlu geçen birkaç günün ardından, Nadin’in annesi ve Anjel, Mersin’e geri döndüler. Eşi, çalışmak için şehirde kalmıştı. Mersin’de amcasının kızının evine yerleşen Anjel, Nadin’in doğum belgesi olmadığı için, bir türlü kimlik alamadıklarını ve ilk aylarda yapılması gereken aşıları bile yaptıramadıklarını anlatıyordu. Hayat, onlara her adımda daha fazla engel çıkartıyordu.

Bir de evlerinin durumu vardı. Anjel’in evinin bulunduğu bina, depremde çökmedi ama ağır hasar aldı. Merdivenler çökmüş, binada mahsur kalan apartman sakinleri, Anjel’den yardım istemişti. Hastanede güvende olduklarını düşündüklerinden, bir zamanlar güvenli limanları olan evlerinin kurtarılması için itfaiye ve yardım göndermelerini talep ettiler. Ancak Anjel ve eşi, uzun bir süre boyunca, maddi manevi yıkımın ortasında kendi evlerinden eşyalarını çıkarabilmişlerdi. Eşyalar, apar topar bir perdenin içine doldurulmuş, pencereden atılmıştı.

Bir zamanlar Nadin için özenle hazırlanmış olan elbiseler, küçük gelmeye başlamıştı. Yığınağa dönüşen o perdenin içinde tuvalet fırçası ve mutfak maşası gibi sıradan şeyler vardı. Fakat çok sonra, Anjel o perdenin içindeki eşyaları çıkarmaya başladığında, bebeklik zamanına ait her bir parça, her bir giysi ona bir başka anlam yüklemişti. Geride kalan zaman, onları biraz büyütmüş, biraz değiştirmişti. Artık küçük bir bebek değil, daha da güçlü bir kız çocuğu büyüyordu.

Her şeyin üzerinden zaman geçmişti, ama hayat hiç kolay olmamıştı. Her adımda, Anjel ve Nadin, bir başka engelle karşılaşıyorlardı. Ancak bunların içinde bir şey değişmemişti: bir annenin, evladı için verdiği mücadele, her koşulda devam ediyordu.

Nazlanacağı lohusalık günlerine hazırlanırken, genç anne Anjel, bir hayatta kalma mücadelesi veriyordu. Depremde ölmediğine göre, yaşaması gerektiğini, çünkü Nadin’in yaşamak için ona muhtaç olduğunun farkındaydı. Annelik, her zaman planlı yaşadığı bir şeydi Anjel’in. Hamile olduğunu öğrendiğinde, anne olmaya hazırdı. "Yapılması gerekenler" listesini tamamladıktan sonra, sonunda anne olmuştu. Ev kredilerinin bitmesine çok az kalmıştı ve evsiz kalmayı asla planlamamıştı. Ancak, onun için en zorlayıcı şey, aidiyet hissinden yoksun kalmaktı. Kendisine ait hiçbir şeyin kalmadığını hissediyor, “Bir bebeği, bir valize doldurduğum eşyalarla ne kadar büyütebilirim? Bu çocuğun bir düzeni olmak zorunda,” diyordu sürekli olarak.

Bir ev bulmaya karar verdiler. Kiralık bir ev, Anjel için bir nevi kurtuluş olacaktı. Bu süreç, Anjel’i ve ailesini birçok soruya itmişti: Nerede yaşamalıydılar? Göç mü etmeliydiler? Haritadan bir şehir mi seçeceklerdi? En çok akrabalarının olduğu şehir mi, yoksa daha fazla iş imkânı olan şehir mi daha iyiydi? Nihayetinde, göç etmemeye ve memlekette yaşamaya karar verdiler. Şimdi, evleri rezerv alanında. İnşaatın tamamlanacağı günü iple çekiyorlar, çünkü eski hayatlarına dönmeye büyük bir ihtiyaçları vardı. Yarım kalmışlık, öyle zor bir şeydi ki...

Kartalkaya’daki otel yangını da Anjel’i derinden etkilemişti. “10 gün kendime gelemedim,” diyordu. O anlarda yaşanan çaresizlik, elden hiçbir şeyin gelmemesi, ölümün burnun dibinde olması ve sevdiklerini koruyamamak, onu öylesine sarmıştı ki. Ancak tüm bu yaşanan zorluklar, Anjel’e çok şey öğretiyordu. Bu süreçte, yaşamak, var olmak, sevdiklerini korumak ve yeniden bir düzen kurmak için her şeyin mümkün olduğunu fark etmişti.

Zorluklar, insanı nasıl şekillendirirse şekillendirsin, Anjel’in kararlılığı, her şeyin önündeydi. Şimdi, bir hayatta kalma mücadelesi kadar, aynı zamanda bir annenin, evladına vereceği her şey için verdiği mücadeleyi görüyordu. Nadin ve Anjel, birbirlerinin gücüydü.